MART-NİSAN 2026 / ÖNDER ÇİFTÇİ
Kadınlar üretimin içinde olduğunda sadece ürün değil, umut da çoğalıyor
Haftanın üç günü şehirde terzilik yapan, kalan dört gününde ise 1600 rakımlı yaylada saban süren genç çiftçi Sevgi Topal’ın öyküsünü bu sayımızda sizlerle buluşturuyoruz. “Kız çocuğu traktör mü sürer?” diyenlere inat toprağın bereketine sarılan Sevgi Hanım, tarımın sadece erkek egemen bir alan olmadığını söylüyor. Kadın emeğinin toprakla birleştiğinde umudun da yeşerdiğini dile getiren Sevgi Topal’la toprağa yönelmek isteyip cesareti olmayanlara umut olacak bir söyleşi gerçekleştirdik.
Sevgi Hanım sizi tanıyarak başlayalım isterseniz. Nerede doğup büyüdünüz, hangi eğitimleri aldınız ve çiftçilik yapmaya nasıl karar verdiniz?
Merhaba ben Sevgi Topal, 27 yaşındayım. Antalya merkezde doğdum yarı zaman köyde yarı zaman şehirde büyüdüm. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Büro Yönetimi ve Yönetici Asistanlığı ön lisans mezunuyum. Okuldan sonra kendimi geliştirmek için birçok eğitim aldım; hasta kabul, tıbbi sekreterlik, halkla ilişkiler, insan kaynakları, bilgisayar ve muhasebe gibi yaklaşık 15 farklı sertifikaya sahibim. Bunun dışında 10 yaşımdan beri annemin yanında dikiş dikiyorum. Terzilik mesleğim hâlâ devam ediyor.
Aslında ben çiftçiliği sonradan seçmedim, tam tersine çiftçiliğin içinde doğdum diyebilirim. Annem gençliğinde köyde büyümüş; inek, tavuk, kaz bakarak; bahçe işleriyle uğraşarak yaşamış. Babamla evlendikten sonra şehre göç etmişler ama köyle bağımız hiçbir zaman kopmamış. Biz de kendi düzenimizi kurduk ve çiftçiliği hiçbir zaman bırakmadık. Ben hem şehir hayatını hem de köy hayatını birlikte yaşayan biriyim. Haftanın üç günü şehirde terzilik yapıyorsam, dört günü köyde bağ bahçe suluyor, toprakla uğraşıyorum.
Çocukken açıkçası bu işleri çok sevmezdim. Hatta biraz da inat vardı bende, “Ben bunları yapmayacağım” derdim. Nenem beni vişne ağacının başına çıkarır: “Sevgi, bu ağacın vişnesi bitmeden inmek yok, ekmek yemek de yok.” derdi. Ben de inatlaşır, önce toplamak istemezdim. Bir topladım, iki topladım derken baktım bütün ağacı bitirmişim. O zaman fark ettim ki aslında bu işi sevmeye başlamışım.
Yazları sürekli nenemin yanına giderdim. Onunla birlikte kalır, dayılarıma yardım eder, meyve toplardık. Hatta çoğu zaman okul harçlığımı da o işlerden çıkardığım olurdu.
Çocukluğumdan beri içime işlemiş diyebilirim. 12 yaşındayken Antalya merkezden Korkuteli Sülekler köyüne tek başıma gidip iki dönüm tarlayı suladığımı hatırlıyorum. O zamanlar damla sulama yoktu, salma sulama vardı. Bahçeye suyu saldıktan sonra otların içine uzanıp kuş seslerini dinlemek… O his gerçekten bambaşka bir duyguydu. Belki de doğaya olan bağım o zamanlardan başladı.
“BANA ‘KIZ ÇOCUĞU TRAKTÖR MÜ SÜRER?’ DEDİLER… BEN DE SÜRMEYİ ÖĞRENDİM.”
Bir de çocukken traktör sürmeyi çok istemiştim. Ama abim “Kız çocuğu traktör mü sürer, otur oturduğun yere” diyerek beni engellemeye çalışmıştı. Kendisi kullanmak istiyordu. Ama bende de küçük yaşlardan beri bir cesaret vardı. Annem ve babam hep beni cesaretlendiren insanlardı. Bir gün traktörün başında sağını solunu kurcalarken kendi kendime sürmeyi öğrendim. “Kadın isterse her işi yapabilir.”
Şimdi dönüp baktığımda şunu söylüyorum; eğer o zaman abimi dinleseydim bugün ben ben olamazdım. Şu an tek başıma tarlaya gidip ilaç atabiliyorum, ekin ekebiliyorum, gaz ayağı çekebiliyorum, saban sürebiliyorum. Hatta ot biçme makinesini bile zamanla kurcalayarak öğrendim. Bazen sanayiye götürmeden tamir ettiğim bile oluyor.
Bazen bana “Zorlanıyor musun?” diye soruyorlar. Açıkçası tam tersine, zorlanmıyorum. Hatta boş kaldığım zaman daha çok strese giriyorum. Hem şehir temposuna yetişmek hem de köy işlerini yapmak benim için yorucu değil aksine çok güzel bir denge. Ayrıca turizm sektörüne de iş yapıyoruz. Çocuk kostümleri dikiyoruz ve terzilik tarafında da aktifim. Yaklaşık 15 günde bir Marmaris tarafına gidip otellere yaptığımız ürünlerin satışını gerçekleştiriyoruz. Hesap işleri de şoförlük de çoğu zaman bana ait. Oradaki işleri bitirip tekrar köye dönüyor, köy işlerini halledip yeniden şehre geçiyoruz.
Yani hayatım şehir ve köy arasında sürekli hareket hâlinde geçiyor. Ama ben bu hayatın içinde büyüdüm. Toprağa dokunmanın, üretmenin ve emek vermenin verdiği huzuru gerçekten çok seviyorum. Bu süreçte şunu da öğrendim; tarım ve üretim sadece erkeklerin işi değil kadınlar da bu işin içinde olabilir ve çok güzel başarabilir.
“İSTEYEN, EMEK VEREN VE ÖĞRENMEK İSTEYEN HERKES BU İŞİ YAPABİLİR”
Tarım sektörü dışarıdan “erkek egemen” bir alan gibi görünebiliyor. Mesleğe başladığınızda bu algıyla karşılaştınız mı? Bu duvarları nasıl yıktınız?
Tarım sektörü dışarıdan bakıldığında çoğu zaman erkek egemen bir alan gibi görülüyor. Ben de zaman zaman bu algıyla karşılaştım. Özellikle sosyal medyada yaptığım işleri paylaştığımda “Bu kadın işi değil!”, “Erkek işi.”, “Sen evinde otur yemeğini yap.” gibi yorum yazanlar oldu. Hatta traktörün ara kolunu takarken çektiğim bir videonun altında benzer sözlerle karşılaştım. Oysa ben çocukluğumdan beri tarımın içindeyim; toprağın, emeğin ve üretmenin ne demek olduğunu yaşayarak büyüdüm. Bu yüzden söylenenler beni yıldırmak yerine daha da güçlendirdi. Çünkü ben işin kadını erkeği olduğuna inanmıyorum. İsteyen, emek veren ve öğrenmek isteyen herkes bu işi yapabilir. Hatta çoğu zaman kadınların birçok işi daha dikkatli ve özenli yaptığını düşünüyorum. Ben de yaptığım işlerle, üreterek ve görünür olarak bu önyargıların kırılmasına küçük de olsa bir katkı sağlayabildiğime inanıyorum.
“FARKLI ÜRÜNLER DENİYOR, VERİMLİ BİR ÜRETİM GERÇEKLEŞTİRİYORUZ”
Tarımsal üretimde hangi ürünlere ağırlık veriyorsunuz?
Bizim meyve bahçelerimiz var; vişne, kiraz, şeftali, kayısı ve erik gibi ürünlere ağırlık veriyoruz. Bu yıl buğday ekmedik ama nasip olursa seneye onu da ekmeyi planlıyoruz. Nohut da ekmeyi düşünüyoruz. Üretimde genellikle meyve ve bakliyat üzerine yoğunlaşıyoruz çünkü hem iklimimiz hem de toprağımız bu ürünler için çok uygun.
Yaşadığımız yer oldukça sulak ve bereketli; köyümüz ve yaylamız farklı bölgelerde bulunuyor. Köyümüz 1200 metre, yaylamız ise 1600 metre rakımda. Bu çeşitlilik, farklı ürünleri denememize ve verimli bir üretim yapmamıza imkân sağlıyor.
SOSYAL MEDYA ÇİFTÇİLİĞİN UTANILACAK DEĞİL GURUR DUYULACAK BİR İŞ OLDUĞUNU GÖSTERDİ
Bir yandan tarlada çalışırken diğer yandan binlerce kişiye içerik üretiyorsunuz. Sosyal medya, modern çiftçilik imajını nasıl değiştirdi?
Öncelikle şunu söylemek isterim: İnsanların bakış açısı gerçekten değişti. Eskiden “köylüden, çiftçiden utanılır” gibi bir algı vardı, ama bu tamamen yanlış. Köylü olmasa, biz de olmazdık. Sosyal medya sayesinde çiftçiliğin bir meslek olduğunu, utanılacak değil gurur duyulacak bir iş olduğunu gösterebildik. İnsanlar artık kendi işini kurup kendi düzenine göre yaşamanın mümkün olduğunu, memurlukla sınırlı olmadığını görüyor. Kendi topraklarımıza sahip çıkmanın, köyümüzde ve çiftçilikte asıl zenginliğin olduğunu fark ediyorlar.
Üstelik insanlar, benim yetiştirdiğim meyve ve sebzeleri dalından koparıp yiyerek doğal ve gerçek tadı fark edebiliyorlar. Şehirde sürekli hazır gıdalar satılıyor ve çoğunun tadı yok ama kendi tarlamda yetişenler şeker gibi, bambaşka bir lezzet. Öyle ki artık şehirden köye göç başladı. Kendi emeğiyle nefes alan insanların çoğalması, bu bakış açısının değiştiğinin en güzel göstergesi.
“TOPRAKLA KURULAN BAĞ SADECE ROMANTİK BİR HAYAL DEĞİL BÜYÜK BİR EMEK VE SABIR HİKÂYESİDİR”
Şehir hayatından kaçıp toprağa dönmek isteyen pek çok genç kadın var. Onlara sadece “başarıları” değil bu işin mutfağındaki gerçekleri nasıl anlatırsınız?
Şehir hayatından uzaklaşıp toprağa dönmeyi hayal eden genç kadınlara bu işin mutfağındaki gerçekleri anlatırken her zaman şunu söylüyorum: Toprakla kurulan bağ sadece romantik bir hayal değil büyük bir emek ve sabır hikâyesidir. Güneşin altında saatlerce çalışmayı; rüzgârı, çamuru, yorgunluğu göze almayı gerektirir. Ama bütün o emeğin sonunda yaşanan duygunun değeri gerçekten bambaşkadır.
Kendi bahçemde yetiştirdiğim ürünleri dalından taze taze koparıp mutfağa götürmek ve onlardan yemek yapmak benim için tarifsiz bir mutluluk. O ürünlerin içinde katkı maddesi yok; doğallık var, emek var. Zaten sofraya geldiğinde lezzetinden bunu hemen anlıyorsunuz.
Genç kadınlara en çok söylemek istediğim şey: Cesur olsunlar. Çünkü insanın aradığı ışık aslında kendi içinde. Eğer gerçekten istiyorlarsa yapamayacakları hiçbir şey yok. Bazen çevreden “zor”, “yapamazsın” gibi sözler duyulabilir ama insan önce kendi içindeki sesi dinlemeli. En önemli adım da ilk önce kendi kendine inanmaktır. İnanıp emek verdiğinizde, toprak size hem karşılığını hem de bambaşka bir hayatın kapılarını mutlaka açıyor.
“KADIN EMEĞİ ÇOĞU ZAMAN SESSİZ AMA ÇOK GÜÇLÜ BİR ŞEKİLDE VARLIĞINI SÜRDÜRÜYOR”
8 Mart Dünya Kadınlar Günü denince zihninizde uyanan ilk kare nedir? Bir kadın çiftçi olarak bu günü nasıl anlamlandırıyorsunuz?
8 Mart Dünya Kadınlar Günü denince benim zihnimde ilk canlanan kare; sabahın erken saatlerinde toprağın başında, emeğiyle üreten kadınların görüntüsü oluyor. Ellerinde toprak, yüzlerinde yorgun ama gururlu bir ifade… Çünkü kadın emeği sadece şehirde değil tarlada, bahçede, serada, kısacası hayatın her alanında var ve çoğu zaman sessiz ama çok güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor.
Bir kadın çiftçi olarak 8 Mart’ı sadece bir kutlama günü olarak değil kadınların emeğinin, gücünün ve üretimdeki yerinin görünür olduğu bir gün olarak görüyorum. Toprağa emek veren kadınların sabrı, azmi ve üretme gücü aslında tarımın en önemli değerlerinden biri. Kadınlar üretimin içinde olduğunda sadece ürün değil umut da çoğalıyor.
Benim için 8 Mart aynı zamanda kadınların birbirine ilham verdiği bir gün. Üreten, çalışan, toprağa dokunan her kadının hikâyesi başka bir kadına cesaret oluyor. Çünkü inanıyorum ki kadın emeği değdiği her yeri güzelleştirir, büyütür ve çoğaltır.