MART-NİSAN 2026 / GÜNDEM
Baytar, müfettiş ve millî şair: Âkif
1873 yılında İstanbul’da doğan Mehmet Âkif, Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebine bir süre devam ettikten sonra yine Fatih’teki iptidai mektebinde ilköğretim bilgilerini almıştır. Aynı zamanda bir medrese âlimi olan babası Tahir Efendi’den de dinî bilgilerini almış, Arapça öğrenmiştir. Kendisinin de bir şiirinde belirttiği gibi Tahir Efendi onun hem babası hem de hocasıdır.
Diğer taraftan Fatih Camiinde Farsça ve Fars edebiyatı dersleri veren Esat Dede’nin derslerine devam etmiştir. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra 1888 yılında Mülkiye İdadisine kayıtlanan Mehmet Âkif, aynı yıl babasını kaybettiği için daha kısa yoldan hayata atılabilme kaygısıyla Mülkiye’den ayrılarak yine Mülkiye Mektebine bağlı olarak eğitim veren Baytar ve Ziraat Mektebine geçmiştir. Bu onun hayatındaki önemli dönüm noktalarından biridir. Bu okuldan birincilikle mezun olacaktır.
Öğrenimini tamamladıktan sonra Orman ve Meadin ve Ziraat Nezaretinde müfettiş muavini olarak görevlendirilen Mehmet Âkif’in bu kurumda çeşitli kademelerde 1913 yılına kadar süren 20 yıllık bir çalışma hayatı vardır. Bu görevi sırasında zaman zaman İstanbul’un dışında çeşitli şehirlere görevli olarak gönderilen Âkif, o dönemde hâlâ bir tarım toplumu olan Osmanlı Devleti’nde halkla temas etmiş ve halkın sorunlarını yakından görme imkânı bulmuştur. Şiirlerinde bu kurumdaki görevi dolayısıyla tanıdığı toplum kesimleri ve Osmanlı Devleti’nin tarım politikaları ile ilgili görüş ve değerlendirmelerini açıkça görürüz.
Mehmet Âkif’in Baytar ve Ziraat Mektebinde öğrenim görmüş ve Ziraat Nezaretinde görev yapmış olması onun toplumu daha yakından tanımasına katkı sağlamıştır.
Haber Görseli
Prof. Dr. Fazıl Gökçek Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi
TOPLUMSAL DUYARLILIK VE MİLLÎ MÜCADELE’NİN SESİ
Mehmet Âkif’in yaşadığı ve eserlerini verdiği devir, milletimizin Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’yla büyük acılar yaşadığı, nihayet Millî Mücadele ile adeta küllerinden doğarak bugün yaşadığımız ülkeyi kurduğu yıllardır. Âkif, ilk gençliğinde ferdî duyarlıkları yansıtan şiirler yazmış, fakat özellikle de İkinci Meşrutiyet döneminden sonra sanatını milletinin hizmetine sunmaya karar vermiş ve toplumsal duyarlığa hitap eden eserler yazmaya başlamıştır. Onun 1911 yılından başlayarak ilk şiir kitabı Safahat’tan 1924’te yayımlanan Asım’a kadar birbiri peşi sıra yayınlanan şiir kitapları izlendiğinde, her birinin yayınlandığı dönemin toplumsal sorunlarıyla ilgili şiirlerden meydana geldiği görülecektir. Ancak 1933’te basılan son kitabı Gölgeler daha çok şairin kendi iç dünyasını anlatan şiirlerden meydana gelir.
Safahat’ta daha çok İstanbul hayatından çeşitli toplum kesimlerinden kesitler sunan Mehmet Âkif, sonraki kitaplarında İstanbul’un dışına çıkmıştır. Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşının acılarını, İstanbul ve Anadolu’nun işgalinin toplum üzerindeki etkilerini, Çanakkale ve Millî Mücadele’nin destansı ruhunu Türk şiirinde ondan daha etkileyici bir dille anlatabilen şair yoktur. Onun Balkan Savaşları sırasında milletimizin yaşadığı faciayı tasvir eden Hakkın Sesleri kitabında bir araya getirdiği şiirleriyle altıncı kitabı Asım’da yer alan Çanakkale Şehitleri için yazdığı mısraları bugün de ürpermeden okuyamıyoruz. Şiirin ve manzum hikâyenin imkânlarını kullanarak milletimizin yaşadığı sorunları gerçekçi gözlemlerle ve çözümler de teklif ederek romancılarımızdan bile daha ayrıntılı ve etkileyici bir dille anlatmıştır. Bir bakıma onun eserleri Balkan Savaşlarından Millî Mücadele’nin sonuna kadar Türkiye tarihinin kronolojisini verir.
Mehmet Âkif’in, milletimizin yaşadığı bu süreçleri herkesten daha iyi anlatabilmesinin sebebi, onun sanatkâr duyarlığının yanı sıra mesleği dolayısıyla halkı yakından tanıması ve bu mücadelelerin bizatihi içinde yer almış olmasıyla ilgilidir. Meşrutiyet’in ilanından sonra dönemin fikir adamlarını bir araya toplayan en önemli yayın organlarından biri olan Sırat-ı Müstakim (daha sonra Sebilürreşat adını alacaktır) dergisinin başyazarı Mehmet Âkif’tir. Bu dergi toplumsal hayatın adeta mihveri gibidir ve hem Balkan Savaşları hem Birinci Dünya Savaşı sırasında toplumsal duyarlığı yansıtan yazı ve şiirlerle millet vicdanının tercümanı olmuştur. Maşerî vicdanın sesi ve sözcüsü olan Âkif’in şiirleri de ilk olarak bu dergide yayınlanmış, daha sonra kitap hâline getirilmiştir.
İstanbul’un ve ardından İzmir’in işgalinden sonra Anadolu’da Millî Mücadele başladığında, bu mücadelenin önderlerinden, en başta da Mustafa Kemal Paşa’nın ilk aklına gelen isimlerden biri olmuştur. Mehmet Âkif’i dergisiyle birlikte Ankara’ya gelerek Millî Mücadele için çalışmaya çağıran Mustafa Kemal Paşa’dır. O, bu çağrıyı aldığında hiç tereddüt etmemiş, derhal dergiyi çıkardığı arkadaşlarıyla birlikte önce Kastamonu’ya, ardından Ankara’ya gitmiştir. Sırat-ı Müstakim, üç sayısı Kastamonu’da yayınlandıktan sonra Millî Mücadele zaferle sonuçlanıncaya kadar Ankara’da bu mücadeleyi destekleyen yazılarla yayınını sürdürmüştür.
O zamana kadar yazdığı şiirlerle “millî şair” sıfatını hakkıyla elde etmiş olan Mehmet Âkif’in toplumun her tabakasında, özellikle de halk üzerinde büyük itibarı ve saygınlığı vardır. Bu yüzden o, Ankara’ya gittikten sonra sadece dergi faaliyetleriyle yetinmemiş, hem Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev almış hem de Ankara’nın yanı sıra Kastamonu, Balıkesir, Konya gibi diğer Anadolu şehirlerindeki camilerde vaazlar vererek halkı Millî Mücadele’ye destek olmaya çağırmıştır. Diğer yandan yazdığı yazılar ve şiirler Harbiye Nezareti tarafından çoğaltılarak askerlerin moral motivasyonunu arttırmak amacıyla cephelerde dağıtılmıştır.
BİR HEYECAN ABİDESİ: İSTİKLAL MARŞI’NIN DOĞUŞU
Millî Mücadele bütün şiddetiyle devam ederken ve artık zafere dair umutlar kuvvetlendiğinde bir “Millî Marş”a ihtiyaç duyulunca bunu yazmak için herkesin aklına gelen ilk kişinin Mehmet Âkif olması son derece doğaldır. Nitekim Maarif Vekâleti bu marş için bir yarışma açtığında bizzat Maarif Vekili Hamdullah Suphi [Tanrıöver] Bey bu marşı yazmasını Âkif’ten rica etmiştir. Zaten o güne kadar yazdığı şiirlerle böyle bir marşı ancak onun yazabileceği, daha doğrusu bu marşı yazmanın ona yakışacağı bütün kamuoyunun kabul ettiği bir husustur. Başlangıçta vadedilen para ödülü dolayısıyla müsabakaya katılmaktan kaçınan Mehmet Âkif’i, kendisi de bir şair olan ve Âkif’in şiirine hayranlık duyan Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, bizatihi yazdığı bir mektupla bu marşı yazmaya ikna etmiştir. Böylece Mehmet Âkif millî marşımızı yazarak şairliğini taçlandırmış, milletimiz de bugün hepimizin benimsediği ve sahiplendiği bu heyecan abidesine kavuşmuştur. Bu çok anlamlı bir buluşmadır.
“Kahraman ordumuza” ithaf ettiği “İstiklal Marşı” millî marş olarak kabul edildikten sonra, bütçeden çıktığı için almak zorunda kaldığı 500 liralık nakdi ödülü Darülmesai adlı, savaşlarda ölen askerlerin eşlerine ve kız çocuklarına meslek öğretmek için kurulmuş olan bir derneğe bağışlamıştır. O günlerde Ankara’nın soğuğunda giyecek paltosu yoktur, Meclis çalışmalarına giderken Tacettin Dergâhında birlikte kaldığı baytar arkadaşı Şefik [Kolaylı] Bey’in paltosunu ödünç almaktadır!
Ruhu şad olsun.