TEMMUZ-AĞUSTOS 2026 / EL SANATLARI
Nalbantlığın kökleri ve Anadolu’daki izleri
Hayvanların ayaklarına nal takan kimse, eski halk dilinde “takavacı” demek olan “nalbant” kelimesi; Arapça kökenli bir isim olup hayvanların ayaklarına vurulan demir parçası, pabuç manasındaki “nal” ile Farsça; bağlayan, tutturan manasındaki “bend” sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur.
En eski ve geleneksel mesleklerden biri olan nalbantlık zanaatının varlığı; genellikle tek tırnaklı (at, eşek, katır) sert zeminde çalışan, yük taşıyan, koşan, yarışan ve çift tırnaklı (öküz, manda) tarla süren hayvanların varlığıyla doğrudan ilişkilidir ve hatta onların varlığına bağlıdır. Anadolu yaşam biçimi ve köy geleneğinde bu hayvanlar, insanların günlük hayatında daima var olmuş ve işlerini kolaylaştırmıştır. Bu hayvanların tırnaklarına bakım yapan, daha sağlam ve randımanlı olsun diye ayaklarına belirli bir düzende nal çivileyen nalbantlar ve demirci ustaları da varlıklarıyla bulundukları yörenin bir nev’i at hekimiydiler.
Anadolu köy hayatının bir parçası olan nalbantlığın dünya üzerinde ilk ve ne zaman icra edildiği tam olarak bilinmemekle beraber; atlarla içli dışlı olan ve atı evcilleştiren kavim ve toplulukların, atın toynaklarını koruma amaçlı ve ihtiyaca binaen böyle bir uygulama yaptıkları düşünülmektedir. Hun Türkleri ve Ön Asya toplulukları, bunu demirden yahut başka bir metalden değil; yumuşak ve atın ayağında ağırlık oluşturmayacak deri, keçe ve ahşap malzeme ile bitki liflerinden yapmışlardı. Bu seçim, Orta Asya bozkır coğrafyasının ve atın bastığı zeminin çayır, otlak ve yumuşak toprakla kaplı olmasından dolayıydı. Hun Türklerinde ve öncesinde demir veya metal nala ihtiyaç duyulmamıştı. Onlara göre bu, atın hafif ve rahat koşmasına engel teşkil edebilirdi. Ancak sert zemin ve koşma esnasında atın ayağını zedeleyebilecek şartlar demir veya metal nal gerektirirdi.
Tarihi kayıtlar demirden yapılma ve çivilenmek suretiyle atın ayağına takılan nalın, Batı Hun (Avrupa Hunları) ve Avar Türkleri tarafından bulunduğunu, Hun Türklerinin Batı’ya doğru seferlerinde iklimin değişmesi ve şartlardan ötürü demir nalı askerî zorunluluk gereği kullanmaya başladıklarını göstermektedir. O dönemde geniş sınırlara ulaşan ve İpek Yolu’nu elinde tutan Göktürklerin de çivilemek suretiyle atlarının toynaklarında demirden nal kullandıkları ve demircilik gelenekleriyle birleştirerek atın toynağına çivilenen demir nalı yaygınlaştırmaları, Altay ve Tuva Bölgesi’ndeki arkeolojik kazılarda kurganlardan çıkan bulgularla da kanıtlanmıştır. Avrupa Hunları ve Avar Türkleri aracılığıyla dünya askerî literatürüne kazandırılan, atın toynağına çivilenerek çakılan demirden nalların, Doğu Roma (Bizans) ve Avrupa’daki topluluklar tarafından da öğrenildiği ve kullanılmaya başlanarak Avrupa’ya da bu vasıtayla yayıldığı bilinmektedir.
Nal bilgisi ve nalbantlığın Anadolu’ya gelişi, bilinen tarihsel verilere göre XI. yüzyılda 1071 Malazgirt Zaferi sonrası gerçekleşen Orta Asya’dan yapılan Oğuz ve Türkmen boylarının göçleri aracılığıyla olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti’nin varlığıyla gelişen ve Osmanlı Devleti döneminde de sistemleştirilen, demir nal üretimi ve ustalığı “Nalbantlık Loncalığı” adı altında profesyonel hâle getirilmiştir. Hâlihazırda Türkiye’de profesyonel nalbantlık zanaatına ve atçılık bilgisine sahip isimlerden, Cumhurbaşkanlığı Atlı Süvari Birliğinden emekli asker ve nalbant İsmet Yavru’dan nalbantlık ve atçılık hakkında bilgiler alacağız:
Merhaba, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Adım İsmet Yavru. Profesyonel nalbantım. Aksaray doğumluyum. Lise sonrası askerî veteriner okuluna girdim, Cumhurbaşkanlığı Ankara Atlı Süvari Birliğinden emekli bir Türk askeriyim. Tam 21 yıl 3 ay Atlı Süvari Birliğinde çalıştım.
Ne kadar zamandır nalbantlık yapmaktasınız? Mesleğe nasıl başladınız?
25 senedir nalbantlık yapıyorum. Mesleğe başlayışım, askerî sınavları kazanmamla başladı. Kendi birliğimde açılan nalbantlık kursunda kendimi yetiştirerek bu zamanlara geldim.
Nalbant nedir bunu sizden öğrenebilir miyiz?
Nalbant, tek tırnaklı binek hayvanlarının ayaklarına nal çakan kişiye denir. Bu iş bir zanaattır; bilgiyle, el becerisiyle yapılır; bir meslektir.
Nal neden önemlidir?
At denilince tırnak aklımıza gelir bizim. Eğer atta ayak sıkıntılı ise o at çöptür. O kadar hayatidir nal. Yani tırnak sağlığı gittiği zaman at gözden çıkarılır. O nedenle her 45 günde bir atların tırnak bakımı kontrolü yapılmalı ve yenilenmelidir.
Bu işi öğrendiğiniz bir ustanız var mı?
Askeriyede sivil memur bir çalışma arkadaşımız vardı bizim. Onun babası usta bir nalbant idi. O usta oğluna öğretti, oğlu da süvari birliğindeki atlı askerlere bu zanaatı öğretti kurs açıp. Yani bu işi usta-çırak usulüyle öğrendim.
ATLARLA ARAMDA BAĞ VAR, BAKTIĞIMDA NASIL BİR SIKINTISI OLDUĞUNU ANLIYORUM
İşinizi ilk yaptığınız zamanı hatırlıyor musunuz? O zamanla şimdi arasında nasıl bir fark var bizimle paylaşır mısınız?
O ilk zamanlar bir bıçağı çiviyi kullanırken bile çok heyecanlıydım. Atın yanına yaklaşırken çok dikkat ederdim. Sanki hayvanın canı acıyacak zannederdim. Şimdi ise gözüm kapalı bu işi yapıyorum. Mesleğe ilk başladığım zamanla şimdi arasında dağlar kadar fark var.
Atların yanına yaklaşırken sanki ne niyetle geldiğimi anladıklarını bilerek yaklaşıyorum onlara. Aramda bir bağ oluştu. Atlara bakınca artık nasıl bir sıkıntıları olduğunu anlıyorum. Elimle dokununca da hissederim ama gözümle görünce daha iyi anlarım.
Siz şimdi yetişmiş bir ustasınız. Peki sizin yetiştirdiğiniz çıraklar, öğrenciler var mı?
Teşekkür ederim fakat ben kendime yine de tam oldum diyemem çünkü bizim meslekte daha iyisini yapmak üzere kendini yenileme, gelişme vardır. Tam oldum ben ustayım dememeli. Çırak yetiştirmeye gelince oğullarımı yetiştirdim, onlar beni model alarak alaka duydular atlara ve bu mesleğe. 3 oğlum var ikisi nalbant oldu. İki yeğenim var onlar da yetişti. Yanımda çalışan bir personel var o da çıraklıktan yetişiyor. Şu an 4 tane yetiştirmiş oldum arkadan da geliyor fakat insanlar talep etmiyor, çıraklık etmek istemiyorlar bunu da söyleyeyim size.
NALBANTLIK VİCDANİ VE DUYGUSAL BİR İŞTİR
İşiniz gereği atlarla sürekli iç içesiniz. Nalbant olmak ve atlar sizin için ne ifade ediyor?
Bu hayvanların ağzı var dili yok, bize muhtaçlar bir anlamda. Hepsi yaratılmış birer canlı. Şunu söyleyeyim: Bu hayvanların mutlu huzurlu olması benim mutluluğum demektir. Atın rahat basmasını sağlamak bana maneviyat veriyor. Hayvanları sevmek, atlarla iç içe olmak bana hep genç hissettirdi.
Hayvanlar hastalanır ve bunu anlatamazlar, ayakları her şeydir atların. Yani vicdani, duygusal bir yönü de var bu işin.
Nalbantlığın maddi getirisi nasıl? Bu iş sizin geçim kaynağınız mı?
Elbette maddi yönü de var bu işin. Fakat maddiyat kısmı ikinci planda bizim için. Nalbantlık benim geçim kaynağım değil ben atlı süvari birliğinden emekli askerim. Nalbantlık hobim.
Bir atın 45 günde bir tırnak bakımı ve nal takım ücreti at sahibine ne kadara mâl olur?
Atınız nalbantın bulunduğu yere yakında ise gayet cüzi bir rakama nal taktırabilirsiniz. Üç bin TL civarı bir ücrete mâl olur ekstralar hariç. Ama 100 km ve ötesindeyse mesafe çok zaman alacağından fiyat değişir. İyi bir nalbant bir günde en az on tane atı nallar. Nalbantın zamanı çok kıymetlidir, yarım günlük bir mesafe nalbant için beş at demektir.
Nalbantlığı eski usul yapan ve artık Anadolu’da tek tük kalmış olan geleneksel nalbantlarla sizin farkınız nedir?
Her meslek gibi nalbantlık da aslında teknolojiye ayak uyduruyor diyebiliriz. Geleneksel Anadolu nalbantlarına baktığımızda ellerinde bir çekiç, kerpeten ve suntıraç vardı. Sadece üç tane aparatla bunlar nal çakabiliyorlardı. Şimdi nallar o şekilde değil, gelişti. Bizim atın ayağını nallarken kullandığımız onlarca alet edevatımız var. Anatomik bozukluğu olan atlar var örnek veriyorum, her atın tırnak rahatsızlığı başkadır. Eski ustalarla bizim aramızda dağlar kadar fark var. Eski nalbantlar şimdiki profesyonel koşu atlarının nallamasını yapamayabilirler fakat biz yük atlarını, normal binek atlarını yani onların nal çaktığı atları rahatlıkla nallayabiliriz.
Bir atın nal çakım zamanı geldiği nasıl anlaşılır? Ne kadar zamanda bir nal takılmalı?
Tırnaklar uzar, dikleşmeye başlar, öne doğru olur. Hatta 90 dereceye kadar öne eğilir, at ökçeli bir ayakkabı giymiş gibi durur. Bu, ona zarar verir, nal çakım zamanı geldiğini gösterir. Olması gereken şudur: Atların ön ayaklarının açıları 45-50 derece, arka ayaklarının açısı 55-60 derece olmalıdır. Ayakları bir basma açısı vardır, onu gözetiriz biz. Normalde nal çakımı 45 günde bir yapılması gerekir. Atın tırnağı 20 günden sonra belirgin biçimde uzamaya başlar. Nal çakımı yılda sekiz sefer yapılır. Eğer nal aşınmamışsa, nalda bozulma olmamışsa nalbant; o nalı söker, tırnağı keser, açılarını ayarlar ve eski nalı geri çakar atın ayağına. Biz buna “kayar işlemi” deriz. Eğer yeni, sıfır nal takılırsa ona da çakım işlemi deriz.
Nalları nereden temin ediyorsunuz? Türkiye’de bunun üretildiği bir yer var mı?
Şu an bizim kullandığımız nalların tamamı yurt dışından geliyor. Yani ithal ediliyor. Ülkemizde ise Bilecik’te yerli nal üreten bir firma var. Nal haricinde atın tırnağı için gereken malzemeler de üretiliyor.
ATLAR ARTIK SOSYETENİN HOBİSİ OLARAK GÖRÜLÜYOR
Nalbantlık şimdilerde bilinen bir meslek mi? Toplum olarak atları tanıyor muyuz sizce?
Ülkemizde maalesef nalbantlığa pek merak yok, yeni nesil bilmiyor. Malzeme üretimi de çok sınırlı. Eskiden Anadolu’da insanların atları vardı, at günlük yaşamın bir parçasıydı ama şimdi kimsenin atı yok. Herkesin arabası var. Arabası olan sıradan, atı olansa zengin. At artık lüks hâline geldi ve sosyete kesiminin hobisi olarak görülüyor.
TIPKI İNSANDAKİ GİBİ HER ATIN AYAK KALIBI FARKLIDIR
Nal hangi malzemeden üretiliyor? İdeal bir nal nasıl olmalı?
Nal demir ve çelik karışımıdır. İdeal bir nal da çelikle karışık demirden olmalıdır ve atın tırnağına göre yapılmalıdır. Biz tırnağı nala uydurmaya çalışmayız, nalı tırnağa göre yaparız. Budur önemli nokta. Elimizdeki nala göre tırnağı kesersek o nal uymaz. Nal ata göre ayarlanır. Örs ve çekiçle bu nedenle işimiz olur.
Gelen nalları ata olduğu gibi takamayız. Atın tırnağına bakıp nalları örsten, çekiçten, ocaktan geçiriyoruz; demiri dövüyoruz.
Nalbantlık zanaatının riski ve tehlikeleri var mı?
Evet, nalbantlık sancılı ve riskli bir iştir. Mesela herhangi bir sebepten, ani bir sesten, bir sinek konmasından bile at ayağını sallar; ayağı size isabet ederse yaralanabilirsiniz. Benim kafamda 20 tane dikiş var şu anda. Tekme izleri var. 450-500 kiloluk bir canlıyla uğraşıyorsunuz; ne zaman, ne yapacağını bilemezsiniz.
Nalbantlık mesleği kaybolma tehlikesi altında mı sizce?
Maalesef şu an nalbantlık mesleği yok olmaya yüz tutmuş bir meslek. Fakat atlar var oldukça nalbantlara ve bu mesleğe ihtiyaç hiçbir zaman bitmez. Eskiden okulları vardı, artık yok. Çırak da yetişmiyor. Okullar açılıp, kurslar verilirse kaybolmaz.
Şu an kurs veriyor musunuz? Gelip işi öğrenmek isteyen olursa kapınız açık mı?
En son Kapadokya Üniversitesi Atçılık Bölümünde dersler vermiştim, bildiklerimi öğrencilere aktardım.
Gelip öğrenmek isteyenler olursa kapım açık gençlere. Yeter ki istesinler. Gençlere meslek kazandırmak isterim. Ama özverili olacak parayı ön plana koymayacaklar. O zaman 6-7 ayda temel bilgileri öğrenebilirler.
Gençlere şunu diyorum: Buraya sadece binici olmaya gelmeyin atçı olmaya gelin. Atınızı bir tanıyın, tımarını kendiniz yapın, ahırına götürün, gübresini temizleyin. Öncelik sevmek ve tanımaktır.
Buradan okuyucularımıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Benim mesajım anne babalara: Çocuklarınızı okutun fakat sadece diploma almaya yöneltmeyin. Çocuklarınızı meslek erbabı yapın. Bir canlıyla uğraşmanın beyne, insan ruhuna ne kadar faydası olduğunu kendileri öğrensinler ve çocuklarına da anlatsınlar. Eğitim önce evde başlar. Çocuklarınızı hayvanlardan ve doğadan sakındırarak “aman at teper”, “aman inek boynuz vurur” diye değil tam tersi davranarak yetiştirin. Bu algıyı değiştirmemiz lazım.
Kaynakça:
-
M. Nihat Özön, Türk Dili Sözlüğü
-
Bahaeddin Ögel, “Türk Kültür Tarihine Giriş” (1987), Cilt VII, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
-
Csilla Balogh, “Avarların Atlı Defin Adetlerinin Orta Asya Kökenleri” , (2021), C.II , Ötüken Neşriyat
-
İbrahim Kafesoğlu, “Türk Milli Kültürü”, Ötüken Yayınları (2000)
-
Y. Ziya Sümbüllü, “Eski Türklerde Defin Şekilleri Üzerine Bir İnceleme” (s. 64-68)