OCAK-ŞUBAT 2026 / ÖNDER ÇİFTÇİ
Tarımla gelen mucize
Mustafa Yiğit, Bıdak ailesinin gözbebeği. 3 kardeşin en özeli… İstanbul’da yaşarken, maddi sıkıntılar bir yana, çocuklarının elini toprağa dokundurmak, gözlerini ormana çevirmek, yüreğini sevgiye doyurmak için Kastamonu’ya yerleşip hayatlarını dönüştüren bir aile. Anne Lemiye Bıdak, otizmli Yiğit’in saldırgan davranışlarının tarımla beraber nasıl değiştiğini şu sözlerle anlatıyor: “Toprak; Yiğit’i sakinleştirdi, öfke nöbetlerini azalttı. Stresini attığı için bizimle iletişime geçti. Beraber hayvan otlatmaya başlayınca yürüyüşleri anlam kazandı. Şimdi artık bir serası var. Toprağını belliyor, büyüyen bitkileri bağlıyor. Odun kırıp, gübre taşıyor. Bunlar Yiğit’i daha mutlu bir birey yapıyor.”
Artvin doğumlu Lemiye Bıdak 49 yaşında. 22 yıllık evli, üç çocuk annesi. Altı çocuklu bir çiftçi ailesinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Çiftçiliğin genetiğinde olduğunu dile getiriyor. Çocuklarından Mustafa Yiğit otizmli. 2020 yılında İstanbul’dan Kastamonu’ya hızlı bir geçiş yapan aile, hâlen Kastamonu’da yaşıyor ve çiftçilik yapıyor. Oğlunun bir gülüşü, tarlasından kendi emeği ile yetiştirdiği bir çileği yemesi, ona daha çok tarımsal üretim yapacak gücü veriyor. Lemiye Anne, hayvanların bakımı, toprağın sulanması, ekim ve hasat süreçleri ile oğluna güvenli bir ortam sunmanın mutluluğunu yaşıyor.
Oğlunuzun otizm tanısı alması hayatınızda neleri değiştirdi?
Hayatımızı tamamen değiştirdi. Çalışıyordum işten ayrılmak zorunda kaldım. Çalışan anne iken oğlumla beraber hayatın zorluklarını otizmle öğrendim. O zamana kadar hayatta maddiyat olunca her şey düzelir zannederdim. Her şey alınabilirdi, rahat rahat yaşanabilirdi ama öyle değilmiş, maddiyat hiçbir şeymiş. Paran olsa da sağlık olmayınca hele bir de mevcut hastalık dipsiz bir kuyu olunca daha da zormuş, adı çaresizlikmiş. Adım adım öğrenmekmiş hayatı.
Otizm nedir çok bilmiyorduk. Ara sıra duyduğumuz bir şeydi. Tanı alınca anladık, nasıl bir keşmekeş, nasıl bir çıkmaz sokak olduğunu.
Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Otizmi bilmediğimiz için çok zorlandık, sadece ben değil ailem de çok zorlandı. Çocuğumuza nasıl davranacağımızı bilmiyorduk. Takıntılar, kendini ifade edememe, yemek yemede güçlük, davranışlarda tutarsızlık…
Zamanla bunların aslında bir anlamı olduğunu, oğlumun kendisini ifade etme şeklinin bu olduğunu öğrendim ama yıllarımı aldı. Hâlen daha konuşamıyor Yiğit. Bazen kendi dili ile iletişim kurar. Onu hep ben anlamak zorundayım. Hangi hareketi ne anlama gelir? Neye sinirlenmiştir, ne istemektedir? Ben Yiğit’i ve Yiğit’in davranışlarını anlıyorum artık. Yıllar içinde beraber yaşanılan hayat bana bunu öğretti ama en büyük zorluğu çevremdeki insanları anlamakta yaşadım. En yakınlarımız bile bu durumun aslında şımarıklık olduğunu, biraz şiddetle Yiğit’in normale döneceğini yıllarca bana ima ettiler. Senede bir iki kere bir araya geldiğimiz insanlar hemen konu uzmanı oluverdiler. Her şeyi bilir hâle geldiler. Sanırsınız hepsi uzman hekim. Ama sadece akıl verme var, yardım yok. “Şunu ben yapayım sen de biraz dinlen” diyen yok. En çok da bu zorladı beni. Birde okullar ve öğretmenler. Eğitim almış insanların otizme bakış açısındaki cahilliklerini hiç anlatmayacağım. O konuya başlarsam içinden çıkamam. Kısacası ben oğlumla anne olmayı, baba olmayı, oyun arkadaşı, öğretmen, doktor, yoldaş olmayı; hayatı ve onun gerçek yüzünü öğrendim. Daha ne diyeyim.
İstanbul’da sizi zorlayan şeyler nelerdi? İstanbul’dan Kastamonu’ya yerleşme fikri nasıl doğdu?
İstanbul’da bizi asıl zorlayan geçim sıkıntısıydı, dolandırılmanın getirdiği manevi yıkımdı. Kastamonu Yiğit’in hayatını tamamen değiştirdi, bu sefer yıkılan o oldu. Oğlumun ortaokul eğitimi devam ederken meslek edindirmek adına okullar aradık ama bize uygun olanını bulamadık. Yiğit toprak ile uğraşmayı sevdiği için bir köy fikrimiz oluştu.
İstanbul’da yaşadığımız ev üzerinden dolandırıldığımız için eşimin memleketi olan Kastamonu’ya yerleşme kararı aldık. Amacımız hem çocuğumuza sosyal bir çevre oluşturup meslek edindirmek, hem de içinde bulunduğumuz maddi krizi atlatmaktı. Bu yolculuk Yiğit için çok olumlu başlamadı. Çünkü tüm düzeni değişti. Bu değişiklik onda duygusal çöküşe neden oldu. Bu duygusal çöküş öfke nöbetlerini tetikledi. Eğitim vermek için Kastamonu’ya getirdiğimiz çocuğumuz artık eğitimlere cevap veremez hâle gelmişti. Saldırgan biri olmuştu. Hatta daha önce aldığı eğitimler bile çöp oldu. Her şeye yeniden başladık. Onun için yıkım olan şey bizim için yeni bir başlangıç olmuştu. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim.
TOPRAK YİĞİT’İ SAKİNLEŞTİRDİ
Tarımla ilgilenmenin oğlunuzda yarattığı etkileri anlatır mısınız? Yiğit’te olumlu bir değişim yaşandı mı?
İlk önce bizim desteğimiz ile toprakla oynayan oğlum; bahçe kazmaya, gübrelemeye, sulamaya ve sebze toplamaya başladı. Bunları yapabildiğini anladıkça daha sakin bir çocuk hâline geldi. Toprak onu sakinleştirdi öfke nöbetlerini azalttı. Stresini attığı için bizimle iletişime geçti. Beraber hayvan otlatmaya başlayınca anlamsız yürüyüşleri anlam kazandı. Hayvanlara hiç dokunamayan oğlum keçileri çevirmeye ve geride kalan hayvanları kucağına alarak sürüye yetiştirmeye başladı. Bunlar onu daha mutlu bir birey yaptı. Şimdi bir serası var. Sera ile o ilgileniyor. Toprağını belliyor, büyüyen bitkileri bağlıyor. Bahçe tamamen onun. Ne isterse onu yapar. Odun kırar, gübre taşır. Yeri gelir kendi köşesinde müzik dinler. Tabii ki her şey dört dörtlük değil ama artık onu kabul eden biri var: Toprak…
Toprakla temas sizde ne gibi değişiklikler yarattı?
Toprakla temas beni hafifletti. Oğluma derman olamadığım çare bulamadığım zamanlarım oldu. Bu çaresizlikler beni yoruyordu, içimdeki enerjiyi atamıyordum. Şimdi toprağa her kazma vuruşumda içimdeki bir kötüyü alıp götürüyor, rahatlatıyor beni. Kimseye anlatamadıklarımı keçilerime, ineklerime anlatıyorum; sağ olsunlar hiç ses çıkarmadan dinliyorlar beni. En azından gerekli gereksiz fikirleri yok.
KENDİNE GÜVENİ GERİ GELDİ
Bu yolculukta en çok neyi kazandınız? Neleri geride bıraktınız?
Bu yolculuk en çok çocuğuma yaradı aslında. Ben zaten toprağı biliyor ve seviyordum. Dedim ya çiftçi çocuğuyum ben. DNA’ma kodlanmış toprak. Ama Yiğit? O öyle mi? İstanbul’da bir avuç toprak için saatlerce yol giderdik, şimdi ayaklarının altında, ellerinin ucunda. Onun sevgili yâri. Toprakla beraber onun kendine olan güveni geri geldi, bizim de hayata tutunmak için bir sebebimiz oldu. Ürettiklerimizi tüketemeyince konu komşuya verir olduk. Sonra satar olduk. Daha da ilerlemek için bir motivasyon oldu bize.
Eşim yıllarca memuriyet yapmıştı. Köyünü unutmuştu, şimdi rençberliğin ne demek olduğunu hatırladı. Toplum içinde yer almak bizi daha da güdüledi. Yaptığımız işler bize hem kazanç hem de mutluluk getirdi. Bir kooperatife ortak oldum. En azından sosyal hayatım renklendi. Çok değil ama şimdi ineklerim var, sütünü satıyorum. Oğluma ve çocuklarıma peynir yapıyorum, yoğurt yapıyorum. Daha ne olsun?
Tarım sizin için sadece geçim kaynağı mı? Tarımla beraber hayatınızda ne gibi değişiklikler gerçekleşti?
Tarım ve hayvancılık bizim için sadece geçim kaynağı değil aynı zamanda oğluma iş eğitimi, diğer çocuklarıma ise beraber hareket etme yeteneği kazandırdı. Kendimize güvenerek mutsuzluklarımızı aşabilmeye yönlendirdi. Psikolojik bir destek oldu aynı zamanda. Ama sorduğunuz tam olarak “tarımdan para kazanıyor musunuz?” ise Allah’a çok şükür, karnımızı doyurmamıza vesile oldu. Kendi ürettiğini tüketmek gibisi var mı? İnsanlar bu gıdalara ulaşabilmek için nelerle mücadele ediyorlar. Biz gübresiz ilaçsız temiz tarım yapıyoruz. Bu da bize yetiyor da artıyor bile.
KARABUĞDAY YİĞİT’İN ÖFKESİNİ AZALTTI
Aynı zamanda tarım bize değişim ve dönüşüm için yeni bir fırsat oldu. Hem kendi ruh hâlimizi düzelttik hem bundan kazanç sağlamaya başladık. Böylece çocuklarım yeni bir meslek öğrenmiş oldu. “Kara kucak” çalışmak yerine -bizde körü körüne anlamına gelir- aldığımız desteklerle çiftçiliği daha kaliteli bir şekilde yapmaya başladık, daha modern tarım yapmayı öğrendik. Yeni bitkiler, yeni tahıllar denedik. Mesela karabuğdayı tanıdık. Karabuğday oğlumun bağırsaklarını düzenleyerek öfkesini azaltmaya yardımcı oldu. Bize yeni deneyimler kazandırdı, yeni ufuklar açtı.
Deneyimlerinize dayanarak otizmli çocukları olan ailelere kırsalda yaşamı tavsiye eder misiniz?
Tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim, eğer bir köyleri varsa ve şehirde tutunamıyorlarsa boşa çabalamasınlar. Benim durumumda olan aileler kırsala geri dönsünler. Şehir bu çocukları önce yutuyor, sonra da tükürüp atıyor. Bir hiç olarak yok olup gidiyorlar. Toprak en azından onları değiştiriyor, biçimlendiriyor. Gelsinler ve toprağın çocuklarının hayatını nasıl değiştirdiğini görsünler. Bu hayata dokunuşun nasıl olacağını tecrübe etsinler.
Tarım yapmaya başlarken, kurumlardan ya da yerel yönetimlerden destek gördünüz mü?
Devlet kurumlarından, özellikle de Kastamonu İl Tarım Müdürlüğünden çok destek aldım. Bana oğlumla tarım yapabilmem ve gelir sağlayabilmem için bir sera kurdular. Sağ olsunlar, her yıl olanaklar dâhilinde fide de veriyorlar; domates, biber ne olursa. Bazen belediyenin dağıttığı fidelerden de yararlanıyoruz. Ayrıca İl Tarım Müdürlüğünün özel bireyler ve ailelerine yönelik hazırlamış olduğu “Çilek Yetiştiriciliği Projesi”ne dâhil olduk. Bize çilek fidesi, damla sulama, su tankı ve malç malzemesi verdiler. Şimdi yılın neredeyse 6 ayı kendimize yetecek kadar çilek üretiyoruz. Ayrıca “Karabuğday Projesi”ne de dâhil ettiler. Bu sayede oğlum glütensiz hayata geçmiş oldu.
KOOPERATİFE ÜYE OLDUM
Bu arada bir kadın kooperatifine ortağım, beraber üretiyor beraber kazanıyoruz. Üretmek ve üretim sürecinin içinde olmak bize çok iyi geldi. Ürünleri işlemeyi öğrendim, gelir kazandığımız için maddi olanaklarımız sıfırın altından biraz daha yükseğe çıktı hamdolsun.
Eklemek istedikleriniz?
Benim ekleyeceğim çok şey var ama en çok bu çocukları hayata kazandırmak için yurt dışında olduğu gibi “Özel Bireyler Eğitim Kampüsleri” oluşturulsun istiyorum. Rehabilitasyon merkezleri bu çocuklara uygun değil. Bu eğitim kampüsleri onları A’dan Z’ye eğitecek. Akademik eğitim yanında onlara iş eğitimi verilmesini de sağlayacak. Bu çocukların en büyük problemi iletişim kuramamak. Bu sayede özellikle kırsalda tarlada bahçede çalışırken bizden başka insanlarla da iletişim kurabilecekler ve kendilerini ifade edebilecekler. Aynı zamanda tarım sektöründe çalışan kalifiye elemanlar olacaklar. Uzman elemanlardan alacakları eğitim ve destek onları hayata bağlayarak hayata tutunmalarını sağlayacak. Çünkü benim gibi annelerin en büyük korkusu “Ben ölürsem çocuğuma ne olur?” korkusudur. Bu eğitim kampüsleri biz olmasak da hayatta kalabilmeleri ve yaptıklarını devam ettirmeleri için bir olanak sunacak. Devletimizin bu konuda kendi yerinde kendi alanında bu çocuklara destek olmasını istiyorum. Bizim onlara kazandırdıklarımızdan daha çoğuna bizden sonra ihtiyaçları var. Yerinde kalkınmanın bir başka tanımı olabilir bu çocuklar. Bana bu imkânı tanıdığınız için de sizlere ayrıca teşekkür etmek istiyorum.